Zamanın Gözünden

 In Pozisyon Hatası

Karanlığa teslim olmuş, sağ tarafına bükülmüş, dünya uykusunun en tatlı yerindeyken elini yavaşça cebine attı. Siyahlıktan firar eden, rengi küllenmiş, boz kesesini usulca parmaklarıyla yoklarken, mevsimlerin birbirini tüketişini, karşısında yanmakla yanmamak arasında kararsız odunların oluşturduğu koroya itaat etmeyen şöminedeki minik kıvılcımlarda görüp, izliyor, dudaklarıyla çıtırtılara eşlik ediyordu. 1960 Aralık…

Yatağında, üşümüş topuklarına aldırmadan soğuk çarşafa dolanan vücudunu bir dalga misali oradan oraya çarparken birden duran saati, camdaki yolunu kaybetmiş, yönünü bilmeyen su damlasını fark ettiğinde, akşam ağır ağır nefesiyle hastalıklı ciğerlerine kaçmış sabahı bir hamleyle dışarı püskürtmeyi başardı.

1977 güz başı… Dokunduğum avuçlarda hep aynı hayat çizgisini aradım. Uzun ve kısa kısa, kesik, uzun dönemeçler… Yorgun baykuşlarla dolu ıssız ormanlardan geçtim. Yarım ayın aydınlığında zar zor farkettiğim taş yollarda dinlendim. Fillerin hortumlarını daldırıp çıkaramadıkları derin göllerden su içtim. Yapmam dediğim tüm hataları yaptıktan sonra sona geldim. Hafızalar enteresan boşlukları dolduran plastik çiçekli saksılara benzer… Bir anlık tereddütle yaşadıklarımın bana ait olduklarını inkâr etsem de rüzgâr alıp götürdü beni benden asırlarca uzağa…

1991… Kayboldu içimdeki renk, tat, ses. Önce yatak odamda aradım kendimi. Uzun paltolarımın cebinde, kırık çekmecelerin içindeki kirli mendil altında, sararmış dantel kenarında…

Banyodaki sabun köpüğünde, diş macunu tüpünün koyu maviliğinde…

Rotamı mutfağa çevirirken bir hayli endişeliydim, korkuyordum: Ya ben beni bulamazsam?

Hani ben, kendimi iyi tanıyordum? Hani beni benden başka kimse bilemezdi?

Alışamadım bensizliğe… Yanında olsam ben, bana sıkıca sarılıp: “Beni unutma,” demek isterdim. Alışamamıştım yokluğuma. Sensiz her an yağmur daha da şiddetleniyor. Neredesin sevgili ben’im? Gözlerin dolduysa kim seni teselli edebilir benden başka, beni kalbine almadan, ben’i benden almadan nereye, neden, niçin, nasıl gitmiş olabilirsin?

Alışamadım… Ne elmanın kırmızısında, ne de portakalın sarısında kendimden bir iz bulamamıştım. Renksiz, kokusuz, tatsız kalakalmıştım.

Sahipleri tarafından âniden boşaltılmış, terk edilmiş hiçbir eşyanın kolay kolay kapıdan, bacadan, pencereden giremeyeceği, küçük, kutu gibi ama sevimsiz beş katlı bir apartmanın yedinci kattaki, sıfırıncı dairesiydim.

1993 Ölmedi… Beklemenin son bulacağı yıllardan, mevsimlerden, aylardan çok ötelerde, başka bir gemide sürüklenip giden ömrüme şaşkınlıkla bakarken, ağzımdaki buruk tadın naneli sakız değil de çiğnemekten yorgun olduğum hayat’ım olduğunu geç anladım.

Biz ayrılamayız… Ellerimi göğüs kafesimden içeri uzattığım an, avuçlarıma dolmuş kelebekleri görmezlikten geldim. İçimden çıkarıp koydum anılarımı önce, kelebeklerimi çıkardım koydum sonra, anılarımı sonra, umutlarımı sonra, yaşadıklarımı… Canım çok yandı, yapmak zorundaydım. İçimden içimi, kendimden kendimi çıkardım… Çektiğim acıyı hafifletmeye yarayacak bir eczane aramaya koyuldum İstanbul’un kornişon sokaklarında…

1997… Heder olan hayatım takvim yapraklarının çift basamaklı sayılarında bir daha geri dönmemek üzere kaybolup gitmişti. “Gönlümde açmadan solan bir güldüm.” Yakılan her sigara dumanında kendimi bulmak umuduyla yok olmaya hazırdım. Ağır adımlarla mahallenin kedisi Süheyla’ya yaklaştım. Eğildim, dizlerimin üzerindeydim, üşüyen topuklarıma aldırmadan gözlerimi Süheyla’nın gözlerine kilitledim.

Dinlemeden, meraklı yokluklarıyla var olduğunu sanan insanlar muhtemelen bir kediye bu kadar uzunca bakan birini görmemişlerdi. Ömrüne, Mecnun olarak devam etmiş bir kedi olabilirdim. Süheyla’ysa, Leyla’nın öldükten sonra reenkarnasyon yoluyla gelen yeni hali olabilirdi. Ruh göçü diye bir saçmalık vardı belki, kendimden daha önemli sorunlarım olmasa, Süheyla’ya kimlik tespiti yapmak için gündüz gece, gece gündüz uğraşabilirdim…

1999 Ağustos. Beyaza bürünmüş ağaçların geniş yaprakları rüzgârda titrerken, gözüm yoldan geçen dört ayaklı kitaplara takıldı. Yürüyen kitaplar vardı yaşadığım çağda. Hayret veren bir sürü olay, derslerle dolu insan yaşantıları. Kangurunun kesesinde bir oraya bir buraya taşınıp duran ay ve dünya… Vardı da vardı. Hiçbir şey ve birçok şey vardı. Huzursuzluğumun huzurunu sağlayan, beni gittikçe ben’e yaklaştıran bir şey vardı…

Dudaklarımı ısırdım hafifçe, başımı kaz tüyünden değil de çakıl taşlarından yapılmış yastığa koyarken eğildim gökyüzüne. Bulutları ittim önce olanca bilek gücümle, sonra maviliğin rengini kahverengiyle karıştırdım mikserle. Toprak gökle birleşmiş, bulutlar artık ayaklarımın altına geçmişti. Tepetaklak hayatımı ancak bu şekilde unutabilirdim. Yaşam alt üst, üst ve alt, alt-üst, üstte altta, altta altta olmuştu. Derin bir nefes aldım, mahfettiğim dünyamı Süheyla’yla beraber izlemeye başladım. “İnsan kuşkudan yaratıldığı kadar, uçsuz bucaksız ikilemlerden de yaratılmadı mı?” diye sorarken Süheyla, buna verecek cevabı bulamadığım için değil, cevap kendim, ta kendim olduğu için sessizce miyavladım.

Ayşegül Özkan
Görsel: phantomphreaq ~ “Trauma Re-visited”

 

Recommended Posts