Zerdüşt ile Okçu

 In Pozisyon Hatası

– Yamacıma ayak basan bu genç de kimdir?

– Ben… Bir okçuydum Zerdüşt, okumu kaybetmeden önce.

– O halde, bir okçu olarak burada değilsin artık. Peki, kimsin sen?

– Bilmiyorum.

– Öyleyse anlat hikayeni, kim olduğunu bilmeyen eski okçu, bu yardımcı olacaktır bilmene.

– Ben… Bir ok yapmaya karar vermiştim ilk gençlik yıllarımda, karanlık bir kafeste, el yordamıyla. Bir savaşçı olmak değildi niyetim, fakat savaşçı oldum sonunda, hem de kimseyi öldürmeden. Evet, kötü bir savaşçıyım ben!

– Öyleyse iyi bir barışçısın sen, düşmansız gördüm seni. Bir barışçı olarak mı karşımdasın, genç kardeşim?

– Hayır, bilmiyorum.

– Hayırsa dön karanlık kafesine, anlat, nasıl geldiğini yamacıma!

– Bir ok yapmıştım tan kızıllığında; kafesime ışık dolarken, fırlattım küçük bir çatlaktan dışarıya. Gidip bulmaktı tek amacım. Çatlağa gözümü dayayıp izleyecektim, düştüğü yere değin. Gözlerimi aldı kızıllık, gittiği yönü görebildim ancak. Tırnaklarımla kazıdım çatlağı, zifiri karanlıklarda. Bir gün yıkılmış buldum duvarı, gürültüyle sıçrayınca uykumdan. Çıkmaya korktum bir zaman, aramak için okumu. Öylesine alışmıştım işte kafesime, ey üzerinden rüzgarlar esen, yalnızların yalnızı Zerdüşt!

– Bulamamaktan korktun okunu, alışmak değildi seni çıkarmayan.

– Belki de öyle.

– Devam et, çelişkili genç kardeşim.

– Budur değil mi beni zayıf kılan, ey Zerdüşt; çelişkili oluşum?

– Aksine, budur seni yamacıma taşıyan. Tepesinde durduğun bu dağı, çelişkiler üzerine diktim ben. Eğer emin olsaydın inandıklarına, aşağılarda kalırdın hep.

– Bana cesaret vermeye mi çalışırsın ey Zerdüşt?

– Sana hiçbir şey vermeye çalışmam, genç kardeşim, almak istediğini alırsın sadece.

– Öyleyse doğru dediklerin, beni mutlu kıldı bu!

– Devam et hikayene, duvar yıkıcısı demeliyim belki sana.

– Soğuktu, Zerdüşt, kafesin ardı. Tekinsiz, kimsesiz, köşeleri belirsizdi. Korkup dönmeyeyim, ellerimle örmeyeyim diye yıkılan duvarı, kapayıp gözlerimi koştum gecenin sonuna değin, düşe kalka. Yürüdüm uzun süre, bir göğe diktim gözlerimi, bir toprağa, sonra karşımda buldum okumu, bir ağacın gövdesinde! Sırtımda yayımla vardım yanına, çekip çıkardım yerinden. Bir yaprak düştü ayakucuma, usulca eğilip aldım, ‘Tanrını öldürdün. Artık yalnızsın.’ yazıyordu üzerinde. Ağlamam gerekiyordu belki, fakat güldüm tüm içtenliğimle. Attım yaprağı hırkamın cebine, çıkıp ağacın dalında dinlendim, üç gün, iki gece.

– Gördün mü, bir de kötü bir savaşçıyım dersin kendine, Tanrını delip geçmiş okun!

– Fakat nişan almadan atmıştım okumu…

– Tanrını bulabileceğin bir yer yoktu senin, böylece her yer ona yönelirdi, biliyordun bunu. Epey zaman geçmiş üzerinden, anlaşılan unutmuşsun olanları. İyi bir nişancısın sen, gözlerine bakarak avladın onu! Sırf ağlamayıp gülesin diye, nişan almadığına inandırmıştın kendini.

– Belki de öyle.

– Devam et hikayene, devamından eminsen.

– İlk gece seyre daldım yıldızları, onlardan bir parça hissettim içimde, sonra hayvanlardan ve beni taşıyan ağaçtan. Müthiş bir doygunluk hissettim yüreğimde, öylesine doldu ki öldürdüğüm sanrının boşluğu, gözlerimden yaş akacaktı neredeyse. Sevinçle daldım uykuya. Sabah, toprağı seyre daldım ve şöyle geçirdim içimden; ‘’bir insanı öldürmem için, artık var mı bir engel?’’ O an akıp gitti yüreğimin sevinç doygunluğu, kırıldı ağacın dalı, düştüm toprağa, bileğim burkuldu. Kıvrandım acılar içinde, geceyi böyle geçirdim. Öyle acı çektim ki, kafesimi özleyerek daldım uykuya. Bir kurt ulumasıyla uyandım. Etrafıma bakındım, çalıların ardından zıplayıp üzerime geldiğini gördüm. Kalkıp tırmanayım dedim ağaca, ayağım izin vermedi. Kaderime boyun eğerek,  kapattım gözlerimi. Burnumun ucunda soluyordu kurt, derin hırlayışları yüreğimi titretiyor, burkulmuş ayağıma basarak canımı yakıyordu. Ağlamaya başladım birden. İki adım geri çekildi, ne olacaksa olacaktı, açtım gözlerimi. Tam karşımda buldum gözlerini. Delip geçiyordu yaşamla aramdaki bağı, korkudan başım dönüyordu.  Şöyle dedi kurt;

‘’- Seni öldürebilirim.

– Evet…

– Senden güçlüyüm.

– Evet…

– Fakat öldürmeyeceğim seni, güçlü olmak budur işte.

– Nasıl?

– Zayıfı yok edecek güçteyken, yok etmeyi düşünmemek. Karnım tok, iri bir tavşanı indirdim mideye.

– Tavşan da senden zayıftı, onu niçin öldürdün?

– Ölmemek için.

– Onun ölümüyle hayattasın sen.

– Hayat da bu işte!

– Ne yapacaksın bana?

– Bir soru soracağım.

– Sor aziz kurt, dişlerinin keskinliğinden yeğdir bu!

– Yok ettin eski inancını, nedir öldürmene engel olan bir canlıyı?

– Hatırladım bu soruyu! Daldan düşmeden sormuştum. Evet aziz kurt, vicdanımdır beni kötülükten uzak tutan!

– Ayağa kalk şimdi, genç okçu. Yeteri kadar durakladın burada. Yoksa sen, kafesin bittiğini mi sanırsın?

– Yıktım ben kafesimi, tırnaklarımla!

– Ve böyle kavuştun, daha büyük bir kafese! Şimdi ger okunu, gidiyorum ben, yolun açık olsun. Unutmayasın bu dediğimi: Kafesler bitmez asla!

– Unutmayacağım!’’ diye bağırdım ardından. Böylece fırlattım yine okumu.

– Nedir konuşmanı durdurup, düşüncelere dalmana sebep olan, genç kardeşim?

– Sonrası Zerdüşt, sonrası…

– Geçmişinden mi korkarsın?

– Çok zaman kaybettim.

– Zaman var mıydı aşağıda? Demek buldun onu ki, kaybedecek lüksün olmuş.

– Haklısın…

– Hadi, anlat hikayeni! Bu kez soluksuz görmek isterim seni. Kulaklarım alışık değil bir başkasının sesine.

– Fırlattım okumu, Zerdüşt, çöle dönüştü her yer. Kuru, çorak bir kum cehennemine. Bu kez biliyordum okumun nereye gittiğini; mağara vardı çölün sonunda, etrafında kum fırtınaları. Sırtımda yayım, koyuldum yola. Yürüdüm günbegün, susuzluktan seraplar gördüm, parçalandı dilim damağım, durmadan süründüm. Sonunda vardım mağaranın girişine. Zifiri karanlık bir soğukluk hissettim, dönüp ardıma baktım, uçuruma dönüşmüştü çöl, dalından düştüğüm ağacı özledim. Girdim mağaraya, kayadan söküp aldım okumu. İkiye yarıldı kaya, şu yazıyordu üzerinde; ‘’her şey anlamsız!’’ Kurt bile korkutmamıştı beni bu denli. Cenin pozisyonu aldım kayanın dibinde, korkuyla daldım uykuya. Böyle geçti günler geceler, korku ve sahipsizlikle. Tak edince canıma; karanlık, anlamsızlık ve yalnız olma zorunluluğu: Çıktım mağaradan, uçuruma bağırdım; ‘’Her şey nasıl anlamsız!’’ Yankılanan sesim şöyle geldi kulağıma; ‘’Kendi canımı mı almalıyım?’’ Donup kaldım, mağara karanlıktı hala, korkuyordum sonuna kadar yürümeye. Tekrar bağırdım; ‘Kendi canımı alamam!’’ O an büyük bir gürültüyle, kumla dolmaya başladı uçurum. Alttan dolan bir bardak gibi, geldiğim görüntüyü aldı her yer; çöl! Dönüyordum. Umutsuzca gerdim yayımı, fırlattım okumu, kayboldu gözden. Gelirken çektiğim acıları çekmedim dönüş yolunda, bir solucan deliğinden geçmiş gibi, okumun başında buldum kendimi. Kafesin dışında, duvara saplanmıştı. Çekip çıkardım, çatladı kafesin duvarı, bakmadım içine. Şöyle yazıyordu duvarda; ‘’Köleleri kurtarmak için kalabalığa karış!’’ Böylece karıştım kalabalığa, efendi avcısı sandım kendimi. Bir köle değildim o güne kadar, fakat köle olmalıydım efendiyi kabul ettiğim için. Bataklıkta koştum kölelerle birlikte, kendilerinin efendisi olamayanların içinde, bulaşmıştım dibine kadar ahlaklarına. Uzun sürdü ‘efendi avcısı’ sanrım. Gördüm, kokuşmuş köleliğin içindeki gizli düşmanlığı. Ve gördüm, efendilerin aslında, kölelerden bir farkı olmayan sefiller olduğunu. Böylece battım ağzıma kadar bataklığa. Zar zor çekip çıkardım yayımı ve okumu, rastgele fırlattım boşluğa. Çekilip gitti bataklık, köleler ve efendiler, aynı çöplüğe. Kendimi, ilk kapanımın çatlak duvarı önünde buldum. Henüz arınmamıştım pis kokudan, kırk gün kırk gece yıkandım kırk ayrı nehirde. Yola düştüm tekrar, biliyordum artık yönümü. Geçtim aynı yerlerden, vardım mağaraya, çöle döndü ardım. Aynı kayaya saplanmıştı okum, çekip çıkardım, ‘’her şey anlamsız!’’ yazıyordu içinde. ‘’Biliyorum.’’ dedim. El yordamıyla yürüdüm mağaranın sonuna. Yürüdükçe açıldı yolum, yolum açıldıkça daha hızlı yürüdüm, çıktım mağaradan. Bir uçurum karşıladı beni. Korkmadan fırlattım okumu, kayboldu sisler arasında. Uçurumun kenarında solmuş bir gül, yaprakları süzüldü avuçlarıma. ‘’Zaman yok!’’ Döndüm geçmişe, çoktan yok olmuştu, başımı kaldırıp yarına baktım, görünmüyordu. ‘’Yalnız şimdi var!’’ dedim, bir yaprak daha süzüldü avuçlarıma; ‘’Şimdi de yok, ama istersen var edebilirsin!’’ Bağdaş kurdum, seyreyledim alemi. ‘’Şimdi’’ dediğim şeyi, geçmişin süzgecinden geçerek algıladığımı, aslında hep geriden geldiğimi anladım. ‘’Şimdi’’ yoktu, ama var edebilirdim! Sustum; yorumlamadan, geçmişi unutmaya çalışarak, hiçbir şey istememenin hafifliğine erişerek. Böylece yaklaştım şimdiye. Bir köprü kuracaktım karşıya, atlamak istemiyordum uçurumdan. Yoktu aklımdan, imgelemimden başka sermayem. Asırlarca sustum öyle, gözlerim kapalı. Bir köprü kurdum kafamın içinde, bütün hücrelerimle inandığımda gerçekliğine; zamanı gelmişti, kalkıp bir adım attım uçuruma, ayaklarımın altı doluydu, açtım gözlerimi, altımdaydı köprü, insan ve üst-insan arasında! Koştum, tırmandım yamacına, hiç ölmeyecekmiş gibi! Dönüp baktım son kez, tüm dünya, Sisifos’un kayasına dönmüştü. İşte böyle geldim, ey Zerdüşt! Söyler misin bana, nerededir okum?

– Henüz cevap vermedin soruma; yamacıma ayak basan bu gençte kimdir?

– Düz bir çemberde okunu arayan bir okçu!

– Öyleyse bekleyeceksin okunu, ondan önce geldin buraya, çemberi tamamlamak üzere yola çıktı o!

– Nereye giderim bundan sonra?

– Hiçbir yere!

– Peki, sen ne yaparsın burada Zerdüşt?

– Senin yapacağını… Okumu bekledim, sonunda geldi! Gitme zamanıdır benim için, artık sen devralacaksın bekleyişi.

– Nereye gideceksin, okun nerede?

– Uçurumun en dibine gideceğim, genç okçu! Okumun nerede olduğunu düşünedur sen. Hoşça kal, kartalım yoldaşlık edecektir sana. Hadi yılanım, gitme vaktimiz geldi!

N. Toygar Ateş

Recommended Posts