Zihin Akışıyla 45 Dakika

Zihin Akışıyla 45 Dakika

Zihin akışıyla 45 dakika:

Bugün ağladım; sevenim varmış diye ağladım. Çok yorulmuşum. Hep cebimde ip yumağı. Gitsem de peşimde sürüklemişim. Ki olur ya takip eder de gelirsiniz diye. Kapıları kapamışım ama anahtar deliklerinden, aralıklardan, anahtar deliklerinden sızmışım. Beni toplayın diye. Yumağım bitti. Oyalanacak bir şeyim kalmadı. Ve bu korkunçtu. Önümde ne var göremedim. Benim boynum tutulur. Geriye bakmaktan boynum tutulur benim. Başım ağrır. Ertelerim. İşaret parmağıma bağladım, düğüm attım. Bekledim ve. Gelen giden yok! Önüm fazla açık. Çok beyaz. Ve artık nesneler yok. Bütünün rengini görüyorum: Beyaz. O artık ağrı değil, sızı. Bunca zaman ipler salarken boynumu ovmuşum. Avucumdaki kesikle, nasırın nedeni bu olmalı. Zamandan bahsetmek istemiyorum şimdi.

Birkaç gündür ayaklarıma bakıyorum. Onları hep çoraplara koydum. Son zamanlarda iki çorap üst üste… Sırf sistite filan yakalanmayayım diye. Unutmuşum. Ayaklarımı. Şekillerini unutmuşum. Uzun bir et parçası ve yayvan. Çıkardım çorabı baktım; ojelerim varmış. Ayaklarım yine de buz. Elledim. Bir elin ayağı tutması hep çok garip gelmiştir bana. İkisini kavuşturmak delilik gibi. Bir de pis gelir bana ayak. Çorabın içinde dahi pis gelir. Yer bana kirli gelir. O ayaklar sonra yatağa girer. Uyuduğum yerde ayağımın olması ne garip! Sonra üzüldüm biraz. Isıttım ellerimle. Yıkadım sonra ellerimi. Her şey pis gelir bana biraz. Gözüm kaşınır mesela. Kaşırsam kabarır şişer hemen. Bazen sivilcem çıkar. Son zamanlarda ergenlikteymişim gibi çenemde sivilcem çıkıyor. Bazen yoluyorum. Keyifli bir iş. İnsan, kendi içini merak ediyor hep. Ya da ben böyleyim, bilmiyorum. Ama meraktan, acı yok olup gidiyor. Küçük, sivri bir çıkıntı… Hemen köklerini yolmak istiyor insan. Ben sızlayan diş etini de severim. Zonklatır dururum dilimle. Sanki bana bir şeyi hatırlatır. Bazen, unutuluyorum diye çok içerliyorum. Ne olursa olsun, hafızada birkaç dakikalık ömrüm var gibi. Sanki ancak hatırlandıkça gerçekleşiyorum, yoksa yitiyorum. Sanki hep birilerine bağlı varlığım, ve belki sırf bu yüzden yazıyorum. Sadece farz ediyorum ki varım! Düşünüp de nasıl var olabilir insan? Düşünce öyle güdük bir şey ki! Evet bazen bir sivilce gibi yüzeyde dikilip patlıyor ama çoğunlukla kaşınmadan olduğu yerde sönüyor. Ve şu kelime içimi acıtıyor: Yığın.

Bunu sabahın erken vakti metroyla Kadıköy’e giderken fark ettim. Hakan’la kol kolaydık. Bu yüzden sıcaktım. Bu yüzden yürüyen bir evde gibiydim. Bu yüzden koşarken bile çay içiyor gibiydim. Ama çok insan vardı. Öyle. Çok insan var. Raylar üzerinde kayan dikdörtgenler prizması. Bir gidiyor, bir geliyor. Metalik onlarca ağız açılıyor. Bir yiyor, bir kusuyor. Biz de yendik. O kadar beyaz bir ışığın içine giriyorsun ki, yüzlerdeki tüm çürüme görünüyor. Acı desen değil, kızgınlık desen cık! Kırılmış ve alışılmış bir şeyler var. Kızgınlık deyince aklıma geldi: Bizi yine Kadıköy- Pendik minibüsünde indirip bir başka minibüse yolladılar. Kısa boylu, gözlüklü, sarışın bir kadın bağırıp çağırdı. Ben de katıldım dediklerine, bağırmadan. “Hep aynı şey oluyor,” dedim. Sonra, yollandığımız minibüste kadın hep bağırıp çağırdı. Bizi aracına alan minibüs şoförüne kızdı: “Niye alıyorsunuz? Almasaydınız bizi!” dedi, “Siz aldığınız için bizi indiriyorlar.” “Güne güzel başladım ya, işte burnumdan geldi!” diye öfkelendi şoför de. Her an böyle işte! Sen suçlusun, öteki suçlu… Yollar kazılıyor, apartmanlar dikiliyor. Yeni apartmanların üzerine şirketlerin tabelaları asılıyor. Bilmem ne yapı… Bazılarının levhaları ışıklı. Çok yoruluyorum. Demek çürümenin adı yorgunluk. Koşup koşup kaçırmak ve yine kaçırmak için yine koşmak. Kimse bize en başta böyle söylemedi. Hepimiz çaresiziz biraz. Bazen birilerini tutmak istiyorum. Hayır öyle gömlek yakasından tutup da sarsmak filan değil. Kol içinden tutmak… Hakan demişti; kokumuz kolumuzun dirsek içindeymiş. Kokladım; ılık sular gibi kokuyordu. Neyse ki aşk var. Neyse ki mavi! Ama ne diyordum? İşte öyle…

Bazılarını tutup, bazılarını yumuşakça tutup öylece bakmak istiyorum. Sarılırız belki o zaman ve gerçekten biliyoruz. Batıyoruz ama birlikte batıyoruz. Bir- lik- te.

Ben böyle her şeyi köklerine ayırırım işte. Dalları okşarken dibini kazar sökerim. Kızdım kendime. Ben en çok kendime kızarım. Çoğunlukla bilmiyorlar. Beni. Ama ben kimi n kadar biliyorum ki zaten… Yığın diyorum baksana! Ben de o yığının içindeyken. Başka başka insanların yığınlarının parçası olurken… Bazen parça, kendi içinde bütündür diyerek keyifleniyorum. Ama sonra bir sivilce beliriyor ve ben ayaklarımı ısıtmaya çalışıyorum.

Çoraplarımızı çıkarmadan sevişiyoruz. Farkındayım bunun. Utanıyoruz çünkü gittiğimiz yollardan. Bunu da biliyorum. Bazen bir çok şeyi fark ediyor gibi oluyorum, söndürüyorum hemen beyaz ışığı. Çünkü neredeyse morg…

Ama biliyorum şiirler var, güzel kurulan sofralar var, bu dünyadan güzel kokulu insanlar da geçti. Bak Gizem, bak diyorum: Ayakların hep pis yerlere basmıyor! Buralar daha önce pek çok kez adımlandı. Belki dünyada (belki mi?) adımlanmamış tek bir toprak parçacığı yoktur. Adımlar, adımlar, hep adımlar.  Yusyuvarlak bir gezegende dönüp durmalar. Belki yalnız bizim ülkemizde, bu şehirde değil bu yalnızlık. “Değil, değil, hep öyle,” dese birileri, hemen ferahlayacağım, biliyorum. Hemen koca bir bardak su içeceğim. Bir Nazım şiiri okuyacağım. Hatta biliyorum kendimi; sokağa fırlayıp Kadıköy’e gidecek, rıhtıma inip gemileri izleyeceğim. Hayret! Garip şu vapurlar! Otur izle, sabahtan akşama, akşamdan sabaha. Emrah Büfe’de goralı ye! Sahaf Cafe’ye de giderdim de artık gidemiyorum. Adımlarım eskisin orada! El değiştirdi. Masam artık eski köşesinde değil. Sanki büküldüm, ne oluyor! Niye attınız masamı, sandalyemi, diyemiyorsun. Artık adına yaraşır olacakmış. Sadece içmeye gelmeyecekmiş oraya insanlar. Kimin umurunda? Sadece içmeye giderdim ben oraya. Ve öyle bir mutluluk-tu ki. Gözlükleri kırmızı çerçeveli Yaşar Bey’in kara kirpikleri gülerek karşılardı beni: “Ne zamandır gelmiyordunuz” derdi. “Ya, öyle oldu,” derdim ben de. Sonra rakı gelirdi ve patates kızartması. Ve ben camımdan yokuşa bakardım. İnsan yüzlerine, insan başlarına… Kafenin tabelasının pembe ışıkları elmacık kemiklerinde külâhlaşırdı. Her şey anlamlı olurdu. Anlam kelimesini de ayıracağım. Doğru mu, yanlış mı bilmem. An- lam.

Olsun! Hatta bir şeyin anlamı, onun o andaki haliyle belirlensin. Benim anlamım, çalışma masamda durmaksızın yazmak mesela. Benim anlamım bilek ağrısı. Şimdi de su içiyorum. Sistit olmaktan çekiniyorum. Vücudum arada bir iltihaplanıyor. Bedenimi ihmal ediyorum, evet. Bazen spor yapmak geliyor içimden, komiğime gidiyor. Sırtım ağrıyor, boynum ağrıyor, ben genelde ağrıyorum. Bir de hızlı kalp çarpıntım var. Aşktan diyorum! Korkuyla karışan. İnsan nasıl da korkuyor kaybetmekten. Nasıl da korkuyorum “ben” demekten, “insan” yerine. Nasıl bir çırpınma; “biz” olma uğruna.

Ben seni iplere dolamam, diyesim geliyor. Temiz çarşaflar serer, kaşındırmayan battaniyelerde uyuturum. Zamanı durdurabiliriz! Koşa koşa geçiyor ya… Ha saatmiş, dakikaymış yok öyle şeyler, biliyorum ama yine de korkuyorum kol saatlerinden. Bileğe vurulmuş bir hatırlatıcı: “Hadi hadi hadi!”

Tüm gün yatıp uyusak keşke. Metrolar boş boş geçip dursa, biz dinlesek: İstanbul’un midesi guruldasa şöyle… Ve yine de sokaklar boşalamaz, bilirim. Hepimiz her şeyi biliyoruz. Hiçbir şeye aldırmıyor gibi duruyoruz ya, palavra! Birikiyor işte. O çürümüşlük ondan biraz da. Nedenini hatırlamadığımız suçluluk.

 

Gizem Pınar Karaboğa
Görsel: Faynt aka Ciarra